Şentürk'ler Kimdir?

 Biz Ahıska Türk'ü Bir Aileyiz.




Biz Şentürk Ailesi;  Tarihin Derinliklerinden Gelen Büyük Türk Kavminin Neresinde Nasıl Yer Alıyoruz?

Biz Türkler;

Yani bugünkü adıyla "Ahıska Türkleri" Kıpçak boyundan geliyoruz.  Evveliyatını iyi bilmemekle birlikte ilkin kıpçak'lar sonradan Çançaklar adı altında Orta Asya'da Taşkent, Semerkant, Buhara bölgelerinde uzun yıllar yaşam sürmüşüz. Dedelerimiz toprağa tohum ekmek, ziraat yapmak gibi bir uğraşıda bulunmamışlar, Sürekli at sırtında at koşturarak,  av avlayarak kıl çadırlarda ikamet edip, hayvancılıkla iştigal etmişler, bu güzelim coğrafyada göçer bir toplum olarak sürekli hareket halinde bulunup, doğayı hor kullanmışlar ve gün gelmiş bu doğa, dedelerimizin sürüler halindeki hayvanlarına yetmemiş, kuraklık baş göstermiş ve Orta Asya'dan göç etmek zorunda kalmışlardır.

Büyük bir grup hazar denizinin güney kısmını aşarak Anadolu'ya Konya ve civarına yerleşmişler. Bizim dedelerimiz de Bugünkü adıyla Ahıska Türkleri ( Yerli )  ve Kara Kalpak Türkleri ( Terekeme) ile  birlikte  büyük göç dalgasından ayrılarak Hazar denizinin kuzeyinden yine Anadolu'ya doğru hareket ederek, bu günkü, Ermenistan ve Gürcistanın arasında bir tampon bölge olan, şu an Gürcistan topraklarında bulunan, Ahıska ve civarıında çadırlarını kurup yerleşmişler. Aynı coğrafya'da Kara Kalpak Türkleri de (Terekemeler) terek dağlarına yerleşmişler. Her iki toplum da Şaman dinine mensup olup, at eti yiyorlar, kımız içiyorlar ve gök tanrısına inanıyorlarmış. Buraya,  bu iki toplumun yerleşimine Gürcistan devleti öncülük ediyor. Çünkü,  Ermenistan ile Gürcistan iyi anlaşamamakta,  ve, sık sık birbirlerine karşı savaş ilan etmekte imişler.  Bu nedenle de bu iki toplumun savaşçı  ve cesur olduklarını gören Gürcistan Devleti,  Ahıska ve terek dağlarını dedelerimize hibe edip, karşılığında da bizi  hasımlarına karşı kalkan olarak kullanmışlardır.

Uzun yıllar bu coğrafya da kalırlar iken, Hazar Denizinin Güneyinden gelen Büyük Türk Kavmi Konya ve civarında Büyük Türk  Hakanı Süleyman Şah'ın öncülüğünde,  Anadolu Selçuklu Devletini kurmuş, 1064  yılında da  torunu  Melikşah (Alparslan'ın oğlu)  ve kuvvetleri Büyük Selçuklu İmparatorluğunu oluşturabilmek  ve kuzeydeki Gürcistan ile  Ermenistanı ortadan kaldırmak için bizim de yaşamakta olduğumuz coğrafya' ya savaş açmışlardır.

Türklerin yapısında vardır. Yedikleri ekmeğe asla  hıyanet etmezler. Gürcistanlıların yukarıda izah ettiğimiz iyiliklerine karşılık, Güney'den gelen Melikşah kuvvetlerine karşı, dedelerimiz  de bilmeden Gürcüler ve Ermeniler  ile birlikte hareket ederek, aynı safta yer almışlar ve kendi soydaşlarına yani,  Melikşah kuvvetlerine karşı mukavemet etmişler ve savaşmışlardır.

Savaşın cerayan ettiği esnada,  her iki taraftan da yükselen Türkçe sözcükler ve bağrışmalar neticesinde, savaşan kuvvetlerin karşılıklı  birbirlerinin dikkatlerini çekmişler, ve,  yine karşılıklı olarak üzerlerindeki beyaz giysileri havaya kaldırmak suretiyle, savaşı kısa süreli  durdurmuşlardır.  Her iki grubun da  birbirlerine yönelik olarak, siz kimsiniz? Biz Türk'üz. Ya siz kimsiniz? Biz'de Türk'üz şeklindeki  konuşmaları  neticesinde,  bu  iki grubun da Türk oldukları, ana yurtları olan  orta asya'dan göç etmiş bulunan  ve özünde, hısım akraba  Türk kavimleri oldukları,  göç nedeniyle ayrı ayrı hareket ettikleri için de birbirlerinden kopmuş,  fakat,   farklı bir biçimde tekrar karşılaştıklarının anlaşılması üzerine;  bu defa, savaş atmosferini bir tarafa bırakarak orada karşılıklı olarak birbirlerine sarılmışlar,  ağlaşmışlar ve hasret gidermişlerdir.

Daha sonra, Melikşah kuvvetleri soydaşlarına yönelik, kendilerinin müslüman olduklarından bahisle,  "bizler yıllar öncesinden  Müslüman  olduk, dinimiz muhammet dinidir, bunun da kıstasları vardır  şeklinde," anlatımlarda bulunmak suretiyle,  İslamiyeti dedelerimize izah etmişler,  anlatmışlardır. Bu gelişmeler ile,  Kara Kalpak Türkleri ( Terekemeler ) ve bu günkü adıyla biz Ahıska Türkleri ( Yerliler ),  Mantık neticesinde  ikna olmaları üzerine;  Kür ( Kura ) Nehri boylarında yıkanmak, abdest almak  ve Kelime-i Şaadet getirmek suretiyle,  müslüman olmuşlar  ve İslamiyeti kabül etmişlerdir. Sonrasında;  Ahıska, Vale, Batum ve sair topraklar Selçuklulara kalmış, 1071 yılında da bizzat  Alparslan tarafından,  Malazgirt, Bitlis, Van,  Ahlat yörelerine girilerek Büyük Selçuklu İmparatorluğu kurulmuştur.

Biz Kimiz?

Bizler;

Bu büyük olgunun içerisinde yer alan ve  bugün dünya üzerinde 2,5 Milyon olduğumuz idda edilen büyük çoğunluğumuzun Kars, Ardahan, Muş, Malazgirt, Bursa ve sair illerde, bir kısmımızın da Rusya'nın muhtelif coğrafyalarında bulundukları tespit edilen Ahıska Türkleriyiz. 

 (Ahıska Neresidir): Ahıska Gürcistan’ın Güney Batısında, Türkiye’nin Kuzey Doğusunda, Ardahan İlimize sınır teşkil eden dağlık bir bölgedir. Bu bölge Kuzeyde Borjoma, Güneyde Çıldır düzlüğüne, Doğuda Borçalı’ya, Batıda Acar topraklarına dayanır. Ahıska, Adigön, Aspinza, Ahılkelek ve Bagdanovka gibi önemli yerleşim birimleri ile; 220’den fazla köyün merkezi olan Ahıska şehrinin yüz ölçümü 6260 km2 büyüklüğündedir. Bu topraklar tarıma ve hayvancılığa  çok elverişlidir. Bu bölge, Gürcistan’da; “Meskhet – Dahavacheti” olarak anılmaktadır. Orada yaşamış Türklere’de “Meskhet Türkleri” denilir. Ama, doğrusu; “Ahıska Türkleri”dir. )

Yapımızda göç olgusu vardır. Hatta Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicretini bile göç sayan dedelerimiz,  bu olaydan mutluluk duyarak  göçün sevap olduğunu iddia ederlermiş. Rusya'daki Bolşevik harekatı, birinci ve ikinci dünya savaşları, O bölgede yaşamakta olan,  birçok Kara Kalpak Türk'ü ve Ahıska Türk'ünün göç etmelerine sebep teşkil etmiş,  Kars,  Ardahan, Posof, Hanak, Çıldır, Artvin Şavşat yöreleri başta olmak üzere,  bu bölgelere ve civarlarına,   yoğun bir göç dalgası başlamıştır.  Dedelerimiz Sefer ve Muharrem ( Mehrem ) isimli kardeşlerin de içlerinde bulundukları, bir grup hemşehri, Köylü ve akrabalardan oluşan bir kafile de,  birlikte hareket ederek,  günümüzdeki Gürcistan Devletinin  bir Şehri olan, Ahıska'nın Vale Kasabasındaki mevcut topraklarından  ayrılarak,  Kars, Ardahan ve çevresine göç etmek üzere,  İlk  etapta  Ardahan İli Hanak İlçesi, bugünkü adıyla Sevimli köyü, eski adıyla ( Vel ) köyüne gelmiş ve oraya yerleşmişlerdir.  

Bir süre sonra, bu kafile ile birlikte gelen üç sülalenin ileri gelenleri,  bugünkü adları ile,  Çoloğlu ( Çolaklar )  yani bugünkü Karataşlar, Serdar oğlu ( Serdeller)  Bilginler,  Şeytan Ali ( Şeytanlar ) Demirbaşlar,  Sevimli Köyünden, ulaşımı, ağacı, yeşili ve suyu yetersiz olması gerekçesiyle ayrılarak,  isteklerine uygun, daha verimli toprakları olan,  farklı   yerleşim alanları  arayışları sonucunda, bir dönem Ermenilerin kaldığı,  terk edilmiş virane halinde bulunan, çevresinden  ana yollar geçmekte olan,, ulaşımı daha kolay, içerisinden Çay ( küçük akarsu ) akan, Sarıçam ormanlığının hemen yanıbaşındaki  doğa harikası,  o zamanlar  Kars İline bağlı olan, Ardahan'ın Merkez  Ölçek Köyünü tespit ederler. Köyümüz  öylesine  güzel ve yeşillikler içerisindeymiş ki,   Bu üç arkadaş heybelerindeki azıklarını (  yemeklerini ) yerlerken, atlarını da kantarmalarından ( yular ) ayklarına bağlamışlar. Atlar bu şekilde otlanırlarken, ormanın çok fazla gür olmasından kaynaklı, otlamakta olan  atlarından birisini, anlatıldığı şekliyle  bağlı olduğu halde,  kaybederler.  Çok yoğun ve  uzun çabalar sonucu,  kaybolan atlarını zoraki buldukları söylenir.

Daha sonra bu üç arkadaş,  Ardahan resmi makamlarına müracaat ederek bu Köye yerleşmek ve iskan edilmek istediklerini ifade ederler. Buradan,  Kars Vilayeti Özel idaresine yönlendirilen köylülerimiz,  Kars Vilayeti Makamlarından,  bu Köyü, sembolik bir biçimde, o günkü parayla, ceplerinde  ne kadar paraları varsa,  bütün hepsini vermek suretiye, kendi üzerlerine kayıt ettirirler ve büyük bir sevinçle,  satın almış oldukları Ölçek Köyüne,  geri dönerler. Köyün kenarında, kıl çadırda yaşamakta olan ,  hali vakti iyice yerinde sayılan,  çok sayıda keçileri bulunan, (o vakitler, keçi kılından,  kıl çadırı yapıp satılıyor )  Kürt kökenli  "Kavaz " isimli göçer bir şahsa raslarlar.  Bugün kü ( Kavazlar - Çeliktürkler ).   Bu şahsa,  köyün kendiklerine ait olduğunu izah ederler  ve,  eğer dilerse kendisine de buradan bir yer verebileceklerini söyleyerek, bir avuç altın karşılığında, oradaki  bir kısım  yeri kendisine satarlar.  Aldıkları bu altınlarla adeta kâra geçerler.  Daha sonra ( Vel'e) Sevimli Köyüne geri döner ve ilk olarak  kendilerine yakın buldukları eş, dost, hısım ve akrabalarını,  yine bu günkü adları ile Hasanlar ( Akçamlar ), Valeliler ( Sarıçamlar ) ve Havalar ( Aktaşlar )  Sülalelerinin Ölçek Köyüne yerleşmelerine öncülük ederler. Daha sonra Valeli ( Sarıçam ) Vel'de kalan akrabaları Ömerler ( Korkmazlar ), Kafurlar ( Nalbantlar ), Mustafalar ( Sarıçamlar ) gibi birinci göbek akrabalarına öncülük ederek köyümüze getirirlerken,  diğer kurucu liderler de,  kendi hısım akrabalarını Ölçek Köyüne  yerleştirmişlerdir.

Bizim dedelerimize rivayete göre "Seferoğulları"  diyorlarmış.  Sefer ve ( Mehrem ) Muharrem kardeşler sevimli köyünde ( Vel'de )  kalırlar. Soyadları Demirci olan ( Şimdi İstanbul, kurtköy Harmandere de ikamet eden, Ağabey "Sarı"  Demirci, Merhum Ekrem Demirci kardeşler,  Muharrem dedemizin 4. kuşak torunlarıdır.) Özünde bizler de Demirci ailesindeniz   ve  Vel'li, Yani Sevimli Köyündeniz. Ancak;  93 harbi öncelerinde kesin tarihini bilemediğmiz bir gün Sefer dedemiz hastalanır  ve orada  vefat eder. Sefer dedemizin eşi  Zeynep nenemiz  çok küçük yaşlardaki Kadir ve Şakir isimli İki  erkek çocuğu ile dul kalır. 

Ölçek Köyüne göç etmiş ve hali vakti iyice yerinde olan,   Ferhat ağa diye anılan,  Zeynep nenemizin kardeşi, ( Valeliler sülalesinden ) Ferhat Sarıçam,  bir süre sonra ( Vel'e ) Sevimli Köyü'ne gelerek , ablasını  ve iki çocuğunu kendi yanına,  Ölçek köyüne götürmek istediğini, onlara, kendisinin bakıp kollayacağına  dair, Sefer dedemizin kardeşi Muharrem dedemizi ikna edip, olurunu alır.  Ablası Zeynep ile,  yeğenleri Kadir ve Şakir'i alarak, Ölçek Köyüne getirmek üzere,  temin ettiği bir at ile yola çıkarlar. Bugün köroğlu barajının ana yatağı durumunda olan,  kür  ( Kura ) nehrini geçerler iken,  at tekerlenir ve çocuklar,  at sırtındaki Hurç (  heybe ) ile birlikte suya düşerler. Anne Zeynep, kendisini  attan suya atarak süretla heybeyi  kapıp,  çocuklarını  azgın sulardan kendi hayatı pahasına,  büyük çabalar sonucu kurtarır. Islak  elbiseleri ile,  yakında bulunan Helevan ( Doğan kaya ) köyüne gelerek  "Alikolar" diye  bilinen,  bugünkü  "Sarıçayır" sülalesine misafir olurlar.  Geceyi  orada geçirdikten sonra,  ertesi gün Ölçek Köyüne gelirler. Anne Zeynep iki  çocuğu ile birlikte, Ferhat  Sarıçam'ın  evine yerleşirler. Belli  bir süre burada, kardeşi Ferhat'ın  himayesinde,  birlikte yaşarlar. 

Bir  müddet sonra Ferhat  Sarıçam,  ablası  Zeynep'in genç olduğu ve kendisine yeni bir hayat kurması düşüncesi ile,  Zeynep nenemizi,  Köyümüzde  "Boduraşlar" diye  bilinen,  Kürt kökenli bir aile ile,  evlendirmeye zoraki razı eder. O gün Zeynep nenemizi damat adayının evine götürürler.  Kadir  ve Şakir çok  küçüktürler. Şakir,  annesinin kocaya gitmesini  kabullenemez  ve annesinin hemen peşinden,  Boduraşlar'ın kapılarına kadar gider ve kapıda  ağlar. İçeriden çıkan damat adayı, çocuğu kapıda görünce  sinirlenir  ve,  hakarat  vari  bir şekilde, kovalayın bu piçi diyerek  söylenir.  " Alır isen karının dulunu, peşine ( arkasına ) gelir kulunu "  der.  Bu hakareti duyan,  ve bu birlikteliği zaten başından beri zoraki kabül etmiş olan  Zeynep nenemiz, eline bir sopa alarak, damat  adayına saldırır  ve hakaretler eder.  Aynı dakika da,  ağlayan çocuğunun elinden tutarak  büyük bir öfke ile,  kardeşi Ferhatın evine geri döner.

Kardeşi Ferhat  Sarıçam'a küfür ve hakaretler yağdırarak, suçlunun kardeşi olduğunu haykırır, adeta öfkesini ondan çıkaran Zeynep,  "beni ve çocuklarımı burada geçindiremeyecektin de,  ne diye bizi  Vel'den kaynımın yanından  getirdin,  beni  Vel'e, kaynımın yanına  geri götür, " diyerek,  kardeşine çıkışır  ve ısrar eder. Ferhat, bu asil davranış karşısında yaptığı yanlışını  anlayarak ablası  Zeynep'ten özür diler. Kendi evlerinin yanında bulunan ve halen,  içerisinde Paşa ( Paşo ) Sarıçam ve çocuklarının ikamet etmekte oldukları,  2 dönümlük araziyi  alır  ve, burada ablası Zeynep  ile  çocuklarına, ev, ahır ve  samanlık yaparak, kendilerini bu eve yerleştirir.Zeynep çocuklarını o günün koşullarında çok özenle yetiştirir.  Kadir  ve Şakir,  namuslu, dürüst, güvenilir ve çalışkanlıkları ile Köyümüzde,  itibar'lı ve sayılır bir aile olurlar.

Şakir dedemizin;

Meheddin Ve Seyfullah ( Seyfi ) diye iki oğlu ve kızları  olur.  Şakir dede  bir vesile ile Ardahan'a bağlı Erdemel Köyüne giderken tipiye  yakalanarak  eğrisu mevkiinde donarak  ölür. Cenazesi bir kış bulunamayıp,  ilkbaharda karlar eriyince bulunmuş  ve orada defin edilmiştir. Bugün o mezar  yöre halkı tarafından kutsal sayılırarak ziyaret edilir. Ankara'daki vatandaşlık daire başkanlığından bu kökendeki Meheddin ve Seyfullaha ait evlatların nüfus kayıt örnekleri temin edilemediği için bu sitede yer alan soy kütüğü kısmına konulamamıştır.

Şakir dedemizin abisi, Kadir dedemizin ise;

4 oğlu ( Mehmet, Vehep, Ziya, Rıza ) ve kızları olur. Ziya genç yaşta hastalanarak ölür. Yine şavaş dönemleri Ermeni işgallerinin yoğun olduğu dönemler, insanlar kışın güç şartlarında canlarını kurtarabilmek için komşu köylere sığınırlarken,  Vehep Dede'yi evde yanlız bırakarak ahır'daki hayvanların bakımı kendisine bırakılmıştır. Bu sırada köyün içerisinden akan çaydan elindeki kovalarla su almaya gittiği bir sırada, atlı Ermeni çeteleri tarafından kovalanmış, canını kurtarmak için, (Şubat ayında) akar suyun üzerindeki buzun altına saklanmıştır. Belli bir süre buz altında durup,  Ermeni çetecilerninin gittiklerinden emin olduktan sora çıkar ve, karlı bir havada,  o halde koşarak, köyümüze 3 km uzaklıktaki,  "Ur Köyünde"  saklanan ailesinin yanına gider. Burada ilkel metodlar ile tedavi edilir;  fakat  bir süre sonra, ayak ve el parmakları kesildiğinden,  kendisine,  Kad ( Sakat ) Vehep  derler. Bu olaydan birkaç sene sonra,  Ahıska Vale'deki Çoban köyde ölür.  Mezarı oradadır.( Bizlerin bilemediğimiz bir kısım akrabalarımız  Vale'de olduklarından zaman zaman oraya at sırtında gidilip gelinirmiş.) Vehep dedenin eşi  Havalar'ın ( Aktaş )  kızı, Pamuk  nene, Namaz ve Tuti isimli, biri kız, diğeri erkek,  iki  çocuğu ile dul kalır. O günün koşullarında ahlaki olmasa da,  yetim çocuklar  Tuti ile Namaz'ın gelecekleri için abi  Mehmet,  gelini Pamuğu,  küçük kardeşi Rıza'ya  nikah  eder. Rıza'nın bu evlilikten çocuğu  olmamıştır. Rıza  dedemiz İstiklal savaşına katılmış ve bir bacağından sakat kalmıştır. İstiklal Savaşı Gazisi  Madalyası ve Ünvanı olan dedemiz,  Öğretmen torunu Hafiz Şentürk'ün  yanında,  Balıkesir  Eremit'te  ikamet  etmekte iken fefat etmiş,  ve burada defin edilmiştir.

Mehmet dede ise, Ardahan - Çıldır'a bağlı eski adı (Sikerep) Şimdiki adı Kotanlı köyü'nden, kendileri de Ahıska - Vale göçmeni olan, İskender Ağanın (Adil-İlgani-Orhan-İlhan-Turan-Sabahattin-Zeki-Kızıltaş'ların dedeleri) kız kardeşi Gülisraf nenemiz ile evlenir. Bu evlilikten,  Alaattin, Sürmeli, Sabit isimli oğulları, Nazlı ( Mülki Şentürk'ün annesidir.), Hezemi( Adil ve İlgani Kızıltaş'ın anneleridir ) ve Şahnaz ( Ağabey "Sarı" ve Merhum Ekrem Demirci'nin anneleridir. ) isimli kız çocukları olur. Daha sonra Gülisraf nenemiz  vefat eder.  Mehmet dedemiz ikinci evliliğini yine Çıldır'ın Yerli çayıs köyü'nden Cevahir nenemiz ile yapar. Bundan da,  Sefer, Şahbaz adlı oğulları  ve Hideyet isimli kızı olur. Mehmet dedemizin Mezarı  Ölçek köyündedir. Büyük oğlu Alaatin, ölçek'te, Sabit ve Şahbaz istanbul'da, Sefer ise Ankara'da Vefat etmişler,  buralarda toprağa verilmişler

2005 yılında, köyümüzde ailemizle ilgili yapılan  bir sohpet esnasında, o tarihte 100 yaşını aşkın ve halen hayatta olan, köyümüzün ilk eğitmeni( Eğitimci sıkıntısının çekildiği yıllarda, Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde biraz olsun okur yazarlığı olanlara kısa bir eğitimle,  İlkokullara eğitimci kadrosuyla atananlara verilen isim) Serdeller sülalesine mensup Asker BİLGİN, yurt dışından  köye izine gelmiş olan ailemiz büyüklerinden Yasin ŞENTÜRK'e hitaben, "oğlum; sizler dedelerinizi tanımıyorsunuz. Köyümüz sizin ailenizle iftahar etmektedir. Köyümüzde, Ermeni çeteleri ve düşman askerlerine karşı verilen mücadelede, Vatan savunmasındaki duyarlılıkları ile köyümüzde örnek bir ailesiniz.. Dedeleriniz köyümüze gelen bizim devlet görevlilerimize  evlerini açarak,  devlet görevlilerinin önemli toplantılarına ve buluşmalarına sürekli ev sahipliği yapmışlardır. Bu anlamda  köyümüzde devletimizce güvenilen ailelerin başında gelmektesiniz..  Bu tutumları sebebiyle de, yöredeki bazı düşman muhpirlerince dedeleriniz hedef gösterilmişlerdir. Sonrasında, Ermeni'ler köye baskın yapmışlarsada,  Ermeni'lerin gelmekte olduklarını önceden  haber alan köylü'lerimiz, köyü boşaltmışlardır. Köy'de özellikle dedelerinizi arayıp, fakat  bulamayan çeteciler, o vakit mevcut evlerinizi ateşe vererek yakmışlar  ve  kullanılamaz hale getirmişlerdir. Kendilerini öldürmek için çok uğraşmışlar ancak, başarılı olamamışlardır" diyerek, bu bilgiyi  kendi ağzından,  amcamıza aktarmıştır. Kendisine katkılarından dolayı ailemiz adına teşekkür ediyor, sagılarımızı sunuyoruz.

Bu gelişme üzerine;  Mehmet ve Rıza dedelerimiz,  bu kez, yine Köyümüzde, mevcut evlerine uzak sayılacak  bir mevkiide, halen Namaz Şentürk ve çocuklarının kullanmakta oldukları evin yerini, satın alırlar ve sıfırdan tekrar  buraya ev yaparlar. Bu evi,  daha bir özenle,  kendi zevk ve anlayışlarına göre yaparlar. Çünkü, Büyük abi, Mehmet dedemizin eşi Gülisraf nenemiz oldukça uzun boylu, yiğit bir yapıya sahip olduğundan, daha önceki evlerinde kullandıkları normal ebattaki ocağa sığamaz, rahat hareket edemezmiş. Bu sebeple de,  yeni yaptıkları evlerinin benzer ayrıntılarını, bu doğrultu da, kapısından, bacasına ve ocağına kadar normal ölçülerin üzerinde büyük  ve geniş bir şekilde yapmışlardır. Bu sebeple de yaptıkları eve, halen büyük ev denilmektedir. Daha sonraları, hayatın normale döndüğü vakitlerde,  eski evlerinin yerine,  tekrar en güzel şekilde yeni bir ev  yaparlar. Mehmet dedemiz  ve çocukları bu eve yerleşir. Rıza dedemiz  ile çocukları  da büyük evde kalırlar. 

Ninemiz  Zeynep'in,  oldukça uzun boylu, babayiğit , Cesur , hamarat  ve yardımsever bir yapıda olmasından dolayıdır ki, bizlere Ölçek  Köyünde  "Zeynap'lar "lakabı takılmış. Halen  köyümüzde sülale olarak,  bu lakapla anılmaktayız.  Bu köyde Valeli'ler ( Sarıçam) Zeynep'in erkek kardeş töremeleridir. Ömerler ( Korkmazlar)  ise, Zeynep'in kız kardeş töremeleridir.

Alaattin ŞENTÜRK,  Zeynep  ninenin II. göbek  torunudur, Ölçek Köyünde topluma kendisini kabullendirerek, o dönemlerde köy  ekseriyetinin tamamının oylarını  alarak,  Muhtar olmuştur. Bu dönemde'de, soyadı kanunu çıkmış ve sülalemize "ŞENTÜRK" soyadını,  Alaattin dedemiz vermiştir. Zeynep'lerin Soyadı'nın ŞENTÜRK olması, 1. Aza Raşit'in hoşuna gitmiş. Ben'de bu tür bir soyadı istiyorum deyince, Raşit ( Kavazlar ) için'de ÇELİKTÜRK denilmiştir. Soyadı kanununda, köyün kurucuları Serdarlar ( BİLGİN ),  Çolaklar ( KARATAŞ ) , Şeytanlar ( DEMİRBAŞ ), Soyadlarını alırlarken, diğer köylülerimiz de, Valeliler ( SARIÇAM),  Ali Ağa Gil ( DOĞRU-Abdülkerim Doğru ailesi ), Hasanlar ( AKÇAM-Dursun Akçam ailesi ),  Ömerler ( KORKMAZ ), Kafurlar ( NALBANT ),  Kucumanlılar ( KAVAK ),  Danaçılar ( DAŞÇI ),  Kupolar( ÇAKMAK ), Buğçolar ( ASLAN ), Havalar ( AKTAŞ ) gibi soyadlarını  almışlardır. Ölçek Köyü Zeynap'lar tarafından unutulmamakta ve  göç eden bütün akrabalarımızın, halen bir kısmı Ankara'da,  büyük çoğunluğu' da  istanbul'da ikamet ettikleri halde, nüfus  kayıtlarını Ölçek köyünden almamışlardır.

 

                                                                                                                                                                                                               

Yorum Yaz